Aslına bakılırsa
modernliğe ait tüm verilerin temelinde, uzak denizlere açılıp yeni yerler
keşfetmeye, deniz aşırı ülkelerde pazar yaratmaya ve hiç durmamacasına “ileri”
gitmeye şartlanmış İspanyol ve Portekizli gemiciler bulunmaktadır. 15. ve 16.
yy. ortalarında Colombus’un Amerika’ya, Vasco dö Gama’nın ise Avrupa’dan
Hindistan’a yaptığı açık deniz gezileri “ilerleme” fikrinin de tetikleyicisiydi.
(bilimin temel yasası: hep ileri giderseniz sonuçta başladığınız noktaya gelirsiniz.)
Batı, Doğu’ya, ilkel durumlarından kurtulmaları için “uygarlık” götürüyor,
karşılığında Doğu’nun el değmemiş zenginliklerini gün yüzüne çıkararak onları
sömürgelerinin arka bahçesi yapıyordu. Adına Aydınlanma ya da modernite denilen
dönem, bu bilinmedik kıyıların sömürü keşfiyle başladı.
Sonrasında Marks
bu durumu ilkel sermayenin oluşturulma süreci olarak okuyup,
“Amerikanın keşfi ve ümit burnunun aşılması
ortaya çıkmakta olan burjuvazi için yeni alanlar açtı” diyerek
kapitalizmin tohumlarının atılma süreci olarak saptayacaktı. İspanyol ve
Portekizli gemicilerin pupa yelken “ileri” gitmesi yalnızca yeni ekonomik
modelin değil, sonrasında Rönesans ve aydınlanmayı başlatacak olan akıl
merkezli bilimsel düşüncenin de tohumlarını serpmiş oldu. Bazılarınca
modernitenin Rönesansla başlamasının nedeni de din ve tanrı merkezli düşünceden
akıl ve insan merkezli düşünceye doğru gerçekleşen bu bilimsel ilerlemedir.
Hangi noktadan
bakılırsa bakılsın çoklu bir anlama sahip olan “ilerleme” fikri, modernitenin
anahtar kavramını oluşturmaktadır. Bu nedenle miladı Rönesansla başlatanlar
kadar coğrafi keşiflerle başlatanlar da pek haksız sayılmazlar. Her iki durumda
da “ilerleme” fikri temel bir düstur olarak ortaya çıkmakta; birinde ekonomik
ilerleme temel alınırken diğerinde akıl ve felsefi düşüncenin gelişimi temel
alınmaktadır. Ne var ki, neden ve sonuçlar yan yana getirildiğinde iki durumun
da birbirini beslediği gözlerden kaçmaz: kapitalizm ve akli ilerleme birbirinin
hem sonucu hem de nedenidir. Bu husus nazar-ı dikkate alındığında, kapitalizmin
oluşumuyla akıl ve bilimin ilerlemesini aynı rahimden çıkmış çift yumurta
ikizleri olarak değerlendirmekte de bir beis yok. Bu rahime modernite
diyeceğiz.
Habermas’ın da
belirttiği gibi modernite ya da modernlik adlandırması, bir dönem tarifi olarak
eski sistemden yeni bir sisteme geçişi betimlemek için kullanılmaktadır. Sözü
edilen dönem, çizgisel bir değişimden ziyade paradigmatik bir dönüşümdür. Bu
paradigmatik dönüşümün ilk ayağını yeni bir ekonomik düzenleme oluştururken,
üst yapıda, bunun dolaysız yansıması olan toplumsal, kültürel ve bilimsel bir dönüşüm
izler. Abel Jeannıere’nin,
“moderniteye
geçişi belirleyen dört devrim” dediği,
“bilimsel,
siyasal, kültürel, teknik ve endüstriyel devrimler” bu
yeni dönemin adıdır. Bu yeni döneme kapitalizm diyeceğiz.
Modernizmle
kapitalizm arasındaki dolaysız ilişkinin çimentosunu ilerleme bağlamında akıl
oluşturmaktadır. Alain Toureine’nin
“Modernliğin
Eleştirisi” adlı kapsamlı çalışmasında kapitalizm ve modernizm arasında
ilişki kurmasına neden olan da aydınlanmayla başlayan akılcılaşmanın zuhur
etmesidir. Toureine’e göre modernist ideoloji aydınlanmayla birlikte yalnızca
fikir alanında değil piyasa ekonomisinde de akılcılaşmayı zorunlu kıldı. Piyasa
ekonomisi iktisadi akıl sayesinde kapitalizm biçimine büründü ve aklın
araçsallaşması ivmelenmeye başladı. Böylece modernist ideoloji insanı
baskılayan, sömüren, eşitsizliği körükleyen araçsal aklı yarattı ve akıl
sayesinde dinsel olan yıkılsa da aklın kendisi dinselleştirildi.
Aklın
dinselleşmesi metaforu ile yüzümüzü Max Weber’e döndüğümüzde daha somut bir
saptama olan “Protestan ahlakı” ile karşılaşırız. Yalnızca Touraine’nin değil,
modernizm, aydınlanma ve kapitalizm bağlamı üzerine fikri incelemelerde bulunan
tüm düşünürlerin yüzünü döndüğü Max Weber, kapitalizmin ruh halini çözümlediği,
“Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu”
adlı çalışmasında, bu yeni dönemin temel öğretisinin “yalnızca ticari zekâ”
olduğunu belirtip, söz konusu “ticari zekânın” yalnızca kazanma amacına
endekslendiğinin altını çizerken, yeni sistemin
eski sistemle farkını da ortaya
koyar:
Kazanmak, insanın
yaşamının amacıdır, yoksa maddi yaşam gereksinimlerini karşılayacak amaç
değildir. Bu ihtirassız duyguların bütünüyle ‘doğal’ olgular diyebileceğimiz
olgulara anlamsız dönüşümü kapitalizmin, açık ve o kadar da mutlak temel bir
ilkesidir. Bu ilke kapitalist etki altında olmayanlara yabancıdır.
Fark, “büyünün
bozulduğu” noktada kendini gösterir Weber’e göre. Kapitalist ilerleme,
modernitenin aydınlanmacı yönüyle buluştuğu noktada eski çağlarda var olan
“büyü” bozulmaya başlar ve
“böylece
kapitalizmin daha ileri düzeydeki gelişimi bilimsel ‘ilerlemeye’ duyulan
bağlanma aracılığıyla dünyanın büyüsünün giderilmesi tamamlanmaktadır.”
Bilimsel
ilerlemeye duyulan bağlanma, eleştiri ve kuşkuculuğun yükselişini, keşifler
yoluyla bilgi ve deneyimlerin çoğalımını sağlayarak eleştirel aklı yani
moderniteyi yaygınlaştıran bir işleve bürünür. Aydınlanmayla vuku bulan eleştirel
akıl, doğa ve toplum ilişkilerini dinsel buyruktan kurtararak bilinebilir hale
getirir ve akli dönüşüm bilinemeyen doğayı ve insan ilişkilerini dönüştürerek
egemen bir motif haline getirir. Modernizm, aklı, düşünce ve eylem düzleminde
belirleyici bir kategori olarak egemen kılar. Düşünsel düzlemini aydınlanma
değerlerinin, eylemsel düzlemini ise kapitalist birikimin ve çoğalımın
oluşturduğu akılsallaşma durumunun, Weber’e göre epistemolojik anlamını aşan
politik bir işlevi bulunmaktadır. Daha sonra Frankfurt okulunun da temel
eleştirel momentini oluşturacak olan bürokratik, totaliter ulus devletlerin
ortaya çıkması aklın araçsallaşmasının göstergeleri olarak ortaya çıkacaktır.
Kapitalizm ve bilimsel bilgi süreçlerinin birbirine koşut olarak gelişme göstermesi
ve kapitalizmin modernist aklının, mekanist, determinist dünya algısı ve
pozitivist düşünceye ivme kazandırması, araç-amaç ilişkilerinde bir yer
değişikliğine yol açmış ve araçsal akıl toplumsal baskı mekanizmalarının
meşrulaştırılmasının zemini haline gelmiştir.
Hikmet
Kıvılcımlı, feodalizmin bağrından çıkmış “ilerlemeci” yeni sınıfın ticari
zekâlarına bakarak, “Cihan pazarı ve uzak dış ticaret kapitalizmi yaratır”
diyordu. Bu temel belirlemeye bir kelime daha ekleyerek sonuç çıkarmak mümkün: “Cihan
pazarı ve uzak dış ticaret moderniteyi, modernite ise kapitalizmi yaratır.” Kapitalizmin
ise savaşlar ve yıkımlarla dolu insansız bir dünya yaratması kaçınılmazdır ve
çok geçmeden bunu yaratmıştır da. Buna da modern kapitalizm diyeceğiz.
Modern
aklın muhasarası

Marks
burjuvazinin tarih sahnesine çıkışını feodal, ataerkil ilişkilere son vermesi
nedeniyle devrimci bir rol olarak tanımlıyordu. Marks’ın bu iktisadi
çözümlemesine koşut olarak Habermas’sa aydınlanma filozoflarının modernizm
projesinin fikri yönünü olumlayan bir yaklaşım göstermekteydi. Habermas’a göre,
“Onsekizinci yüzyılda Aydınlanma
filozofları tarafından formüle edilen modernlik projesi, nesnel bilimi,
evrensel ahlak ve yasayı ve kendi mantığı çerçevesinde sanatın özerkliğini
geliştirme çabalarından oluşuyordu… Condorcet’le aynı kafadan olan Aydınlanma
düşünürleri, sanat ve bilimlerin; sadece doğal güçler üzerindeki denetimi
artırmakla kalmayıp, dünyanın ve benliğin anlaşılmasını, ahlaki ilerlemeyi,
kurumların haklılığını ve insanların mutluluğunu da sağlayabileceği yolundaki
abartılı beklentilerini hala sürdürüyorlardı.” Bu saptamanın sonuna bir
cümle daha ekliyordu Habermas ve “Yirminci
yüzyıl bu iyimserliği darmadağın etti.”
Diyerek modernizmin yarattığı aklın iflasını onaylıyordu. Burjuvazi için
“devrimci bir rol oynadı” saptamasını yapan Marks ise Habermas’a koşut olarak,
devamında şunları söyleyecekti:
Burjuvazi tarihi bakımdan
son derece devrimci bir rol oynamıştır. Nerede üste çıkmışsa ortada bütün
feodal, ataerkil, asude ilişkilere son vermiştir. İnsanı “tabiiüstleri”ne
bağlayan karmakarışık feodal bağları hoyratça koparıp atmış, insanla insan
arasında yalın çıkar ve “peşin para” bağından başka hiçbir ilişki
bırakmamıştır. Dini inancın, şövalye ruhunun gözü yaşlı adam duyarlılığının en
yüce heyecanlarını bencil hesabın buzlu sularında boğmuştur. Kişisel başarıyı
değişim değerine dönüştürmüş, iptali gayri mümkün sayısız haklı özgürlüklerin
yerine o yegâne, vicdansız özgürlüğü getirmiştir: Serbest Ticaret. Tek
kelimeyle, dini ve siyasi aldatmacaların ardından gizli sömürünün yerine yalın,
utanmasız, dolaysız ve gaddar sömürüyle geçirmiştir. (…) burjuvazi, dünya
pazarını sömürerek her ülkede üretim ve tüketime ulusal bir karakter
kazandırmıştır.
Habermas,
aydınlanma projesinin ve aynı anlama gelmek üzere modernizmin bitmediğini,
aklın araçsal niteliğinin eleştirilerek sahiplenilmesi gerektiğini belirtirken
Marks için kapitalizm çoktan hak ettiği yere; tarihin çöplüğüne atılmalıydı.
Bugün gelinen noktada tarihin Habermas’ı değil ama Marks’ı haklı çıkarmış
olduğuna tanık oluyoruz.
Modernist
rasyonalite ya da aynı anlama gelmek üzere kapitalizmin yarattığı toplumsal
“düzenlenişin” Benjamin’in diliyse söyleyecek olursak, “barbarlık belgeleriyle”
dolu olduğunu, bu durumun ise modern bir üretim biçimi olan kapitalizmin para
kazanma amacının zorunlu, kaçınılmaz bir sonucu olduğunu imliyordu Marks.
Habermas’ın, “eleştirilmesini” önerdiği aklın araçsal niteliği de kapitalist
ilişkilerin zorunlu sonucundan başka bir şey değildi. Marks’ın yüzyılın başında
gördüğü ve yabancılaşma ve fetişizm bağlamında ele aldığı kapitalist ilerlemenin
akıldışı yönünü Alain Touraine, Anthony Giddens’tan yaptığı bir alıntıyla
örtüştürür:
Modernliği bütünsel
yönleriyle Anthony Giddens en iyi tanımlar; ona göre modernliğin dört yönü
vardır; Sanayicilik, kapitalizm, savaşın sanayileşmesi ve toplumsal yaşamın tüm
yönleriyle üretim ve denetim altında tutulmasıdır.
Pozitivizmin ve
determinizmin yarattığı toplumsal dönüşümün, aklı, toplumsal zenginliğin ve
toplumsal kar’ın bir aracına dönüştürerek kapitalizmin payandası haline sokması
Giddens’ı haklılaştıran bir sonuç haline gelir. Modernist akıl, yaşadığımız
yüzyıla bakıldığında kapitalizmin can simidi haline gelmiş, yalnızca eleştirel
işlevini kaybetmesine değil aynı zamanda totaliter rejimlerin doğmasına da yol
açması anlamında akıldışılaşmıştır. Horkheimer, Adorno ve Benjamin gibi
Frankfurt teorisyenlerinin akılcılaşmış ve aklın fethettiği bir dünyayı kriz
olarak nitelemelerinin altında yatan da bu akıldışı durumdur. Faşizmin
yükselişine ve sosyalizmin prestij kaybına bakarak aydınlanmanın yapısal olarak
totaliter bir eğilime sahip olduğu çıkarsamasını yapan Frankfurt teorisyenleri
haksız değillerdi. Kapitalizm ile faşizm arasındaki ilişkiye çubuk büken
Horkheimer ve diğer Frankfurt’çular bunun nedeni olarak araçsal akla ve
pozitivizmin yarattığı şeyleşme durumuna vurgu yaparak kapitalizm eleştirisi
yapmakta da haksız değillerdi. Aklın şeyleştirici, aşırı nesnelleştirici
özelliğine işaret eden Frankfurtçular bu aklın, verili olanı meşrulaştırıcı,
olanı normalleştirici etkisinin altını çiziyorlardı.
Frankfurt Okulu için araçsal akıl sadece teknolojinin bir
aracına dönüşmekle kalmamış aynı zamanda bürokratik zorbalığın ve toplumsal
iktidarın da bir aracına dönüşmüştür… Aklın bu araçsallaşma süreci, aklın temel
eleştirel işlevlerinden uzaklaşması, akılcılık krizidir. Ve bu kriz
aydınlanmanın sonunu getirecektir. Çünkü bu araçsallaşmanın dönüştürdüğü dünya,
bütün akılcı varsayımlarına karşın vaadlerinin tamamen tersine sonuçlar
üretmiştir. Teknoloji, savaşlarda kullanılan, atom bombası olarak, kitlesel
imha silahları olarak, gaz odaları olarak kullanılan bir ‘akıldışılık’dır.
Auschwitz’den sonra artık şiir yazılamaz ve bilim yapılamaz. Akıl artık
irrasyoneldir.
Doğrusu
irrasyonel olan yalnızca modern aklın araçsal niteliğe bürünmesi değil, aklı
araçsal kullanım ekseninde ele alan kapitalist pragmatizmdir. Modernist gelişim
süreci içinde kapitalizm, aklı, ilerlemenin, toplumsal zenginliğin ve sistemin
yeniden üretiminin hizmetine sokarak insanı nesneleştirmiş ve yıkımların temel
müsebbibi olmuştur. Kapitalizmin zihinlerde yarattığı ilerleme ve aydınlanma
masalı ideolojik bir muhasaradır ve bu durum, ikiz kardeş olan modern
kapitalizmin geldiği en ileri noktadır:
“insansız
bir bilim, insansız bir akıl ve insansız bir dünya.”